blog logo
I never made a mistake in my life. I thought I did once, but I was wrong.
Lucy van Pelt

Mike mayk diye okunuyor ama Nike nayk diye okunmaz

Hele hele ABD'lilerin telaffuz şekliyle (nayki:) hiç okunmaz! Nike, Esatir-i Yunaniye'de zafer mabudesi idi. Roma'da Victoria namıyla meşhurdu. Heykellerini ve resimlerini pek çok antik ve modern şehirde görebileceğiniz gibi, Efes'te de görebilirsiniz. Ha unutmadan isminin okunuşunu da not edelim bu tanrıçanın: nike. (Hiç "kasmaya" lüzum yok.) Yine İngilizce'deki often zarfında bulunan t harfinin ne zamandan beri okunduğunu birisi bana söylesin. Ya da of ne zamandan beri off oldu? Angloturkus'un dilindeki çemistiri de Prof.İtErol gibi birisi olacak herhalde. Bu telaffuz hatalarının bazılarını yabancılar, ama bazılarını da İngilizce yerlileri yapıyor. Bir dilin kıvamını tutması için o dilde sağlam hatta tüm dünya kültürüne malolacak eserler verilmesi gerekir ki, İngilizce böyle bir dildir. Ama o kıvamın korunması ve yozlaşma ve sığlaşmaya karşı dilin takviye edilmesi de ayrı bir özen ve gayretle mümkündür. Onların dili onların olsun, biz kendi dilimize bakalım. Mı? Öyle değil işte. Benim tecrübeye dayanan bir hipotezim var: Türkçesi bozuk olanın yabancı dili de bozuk oluyor ve o taraftaki bozukluk bu tarafın serkeşliğine bakıyor. Tabelasına iddaa yazan bal ve armut seven tüylü dostlarımızın, kullandıkları yabancı dilde de pek bir iddiaları olmuyor. Zaten bizim burada da işler pek parlak değil. Ve bu durum Türkçe'nin neredeyse fonetik bir alfabesi olduğu halde böyle. Bir yığın dilde alfabenin ilk harfi olma şerefine nail olan a/alef/alfa/elif harfi bizden çektiğini başka hangi toplumdan çekmiştir acaba? Örneğin bazı insanlar bela veya hacettepe kelimelerindeki a harfini abdesthaneye yetişme hızında telaffuz ediyorlar. Rahmetli Ahmet Kaya'nın "Başım belada / Tabancamı unutmuşum helada" diye başlayan özgün-türküye getirdiği yorum bunun en tipik numunesi. Hiç kimse bana orada besteye uydurmak için öyle okunması gerekiyor demesin. Sair zamanlarda da öyle okuyorlar. Kalkaleden nasipsiz insanın durulan bir yerde Hak demesi insanın kulağını nasıl da tırmalıyor. Peki ya "khayyalessalah" diyen ezan kasabı müezzinlere ne demeli? Böyle bir ezan kendine mahsus makamlarıyla bilinen Üsküdar'da duyulmuştur. Bir de bütün insanlığın Latince'deki c harfine karşı işlediği dil suçu var. C harfi Latince'de k sesi ile okunur ve her zaman k sesi ile okunur. Evet, İngilizce'deki et cetera, et setra diye okunmayacak. İktisatçıların dillerindeki Pavlov tamlaması ceteris paribus'un da telaffuzu seteris paribıs değil. Sisero ya da Çiçero ve Sezar gibi adamlar yok. Ama Kassiyus var. Öte yandan freak (Genel seçimlerden hemen sonra siyasete girmemek için ucube demek istemedim.) sözcüklerin telaffuzu daha bir müşkil. Mesela Beylicium AVYM. Bunu beyliğin bin yıllık beyliğini beylis yaparak beylisyum diye okuyan var yahu. Ben de o beylisyum diyen dillerinizi şeddeli eşek arısı sançsın diyorum.

Yani? Yanisi şu: Tecvid vaciptir.

13/06/2011 TOP

MD şaka yapıyor olmalı

Matematik Dünyası (MD) dergisi ile lise öğrenciliği yıllarımda tanıştım. Geometriyi, Öklit'ten, doktora çalışmalarım esnasında öğrenmiş birisi olarak (Orta öğretime selamlarımızla!) bu dergi bana matematikte -klişeleşmiş ifadesiyle- yeni ufuklar sunuyordu. Sayfalarca karalama kağıdı harcayıp, döne döne 180=180 sonucuna ulaştığım o meşhur 10 10 20 üçgeni sorusu da bu derginin bize ve bizim kuşağımıza bir hatırasıdır. Lise bitip üniversiteye başlayınca, ben de açık konuşmak gerekirse tenbellikten dolayı bu dergiyi takip etmekten vazgeçmiştim.

Ta ki dün akşam bir markete, eve bir şeyler almak icin uğrayana kadar... Kasada hesabı öderken, derginin 2010-II sayısını diğer neşriyat arasında gördüm. Kapakta Delacroix'in Mezarlıktakı Yetim Kız konulu tablosu vardı. Hemen dergiyi aldım ve eve varınca da sayfalarını karıştırmaya başladım.

Derginin sayfaları arasında büyük Rus matematikçi Vladimir Igorevich Arnol'd'un vefat haberi de vardı. Arnol'd, fen ve matematik çevrelerinde geometriye olan afinitesi ve kendi adıyla da anılan KAM teoremi ile tanınırdı. Makale yönünden üretken bir bilimadamı olan Arnol'd, ders kitabı ve monografi yazımında da verimliydi. Avez'le birlikte yazdığı Klasik Mekaniğin Ergodik Problemleri adlı monografisi bir klasiktir. (Hangi kitabi klasik değil ki!) Sıradan Diferansiyel Denklemler adlı ders kitabını, yine doktora yaparken almış ve çalışmıştım. Bu kitap bugün dahi kitaplığımda bir referans olarak duruyor. Öte yandan, merhumun bir kitabı daha vardı ki üzerimize izi çıkmıştır: Klasik Mekaniğin Matematiksel Metodları. Artık bir standart haline gelen bu kitap genellikle fizik bölümlerinde doktora öğrencilerine anlatılan bir dönemlik klasik mekanik derslerinde okutulur. Ben de, bir kimya öğrencisi olmama ragmen, fiziğe olan merakımdan dolayı bu dersi almıştım ve ders kitabı, söylemeye lüzum var mı, Arnol'd idi. İsmi Erik olan Harvard mezunu bir matematik öğrencisi hariç, sınıftaki bütün öğrenciler gözlerimiz şişene kadar Arnol'd'un, Bu teoremin ispatı çok basit. O yüzden yapmıyorum. üslubuyla yazdığı, kitabını anlayıp ödevleri yetiştirmeye çalışıyorduk. Erik ise iki elini başının arkasına bağlayıp, sırtını sandelyeye dayayarak dersi dinler ve dersi anlatmaya çalışan hocayı sorduğu sorularla terletirdi. Arnol'd'un kitabındaki basit alıştırmalardan birisine, ben daha sonra ergodik teori monografilerinden birisinin ortalarına doğru, çözümlü örnek olarak rastladım!

Dergide Arnol'd'un kitabındaki anlatımın basit olduğundan da bahsediliyordu. Şaka ediyor olmamalılar! diye geçirdim içimden. Joyce, romanlarından bazılarının akademisyenleri bir asır uğraştırmasını beklediğini söylemiştir. Herhalde Arnol'd da fizik camiasına bir şaka yapmak icin yazmıştır bu kitabı. diye içimden geçirdiğim olmuştu. Şaka da olsa gerçek de, Arnol'd'un bilincimizde yer ettiği bir vakıadır: eski çalışma istasyonumun adı igorevich, dizüstü bilgisayarımın adı arnold idi. Peki neden çalışma istasyonumun adının arnold olmadığını söylememe gerek var mı? O ismi ağ baglantımızdaki başka bir kullanıcı, daha önce kendi bilgisayarı için almıştı... Simdi bir şeyi daha anımsadım: Türk öğrenciler arasında, Altıncı Lenin (V.I. Lenin) espirisini uyarlıyarak, Vladimir Igorevich Arnol'd'a, Altıncı Arnold derdik.

Öteden beri bir derginin sayfalarını okurken, bu ay bize mektubu ulaşanlar gibi bir bölüm görsem oradaki isimleri teker teker okurum. Bu sefer de MD'ye platin üye olan okurların listesini gördüm. Listede Calculus hocam Mefharet Hanım'ın ve üniversite yıllarında tanıştığım İsa Emin Hafalır'ın da adları vardı.

11/10/2010 TOP

İbadullahı tercüme mevzuunda tenvir gayretimdir

Kıymetdar Canavar Muhibleri Cemiyeti azalarına selam ider, Hakk Teala Hazretlerinden cümlenize afiyet ve sıhhat temenni iderim,

Muhterem Efendim, muasır ediblerin ve bahusus şuaranın kutbul aktablarından Ezra Lumis Paund Beyefendinin Kıraatin Elifbası namlı kitabına, bu siyaseten hareketli ve hararetli günlerde nazar ettiydim. Ezra Efendi kitabında, fakirin tahkik etmeden ahz u kabul ettiği bir fikre muhalefette bulunuyor ve buyuruyordu ki: Makbul bir ehli kalem olmak içün ziyadesiyle okumak vacib değildir. Taaccüb ettim. Zira, divane bakar-perestlerin imanı taklidisi gibi umum milleti, müeddibleri ve hatta edibleri, neredeyse zebanzed bir söz mertebesine ref edilmiş, bu hükme gafilane teslim olmuş gördüm. Lakin, Ezra Efendinin ilmi cedeldeki kudreti fakirin fehmini dahi aciz bıraktığından tafsilatına girmekten şimdilik içtinab ediyorum.

Nicedir zihnimde başka bir zevali sanem vuku bulmuştu. Bendeniz esasen onu arzetmek niyetindeyim. Malumu aliniz olduğu üzere İngiliz milleti bidayette korsanlık ve eşkıyalık, ba'deha tüccarlık vasıtasıyla bir cihan devleti tesis etmiş ve akabinde lisanının ve edebiyatının beynel milel intişarına da mazhar olmuştur. İngiliz lisanının Vilyam Bleyk gibi muhayyilesi pek parlak veyahut Vilyam Şekspir gibi üslubu cilveli ve narin, kamusu ise cüsseli sanatkarlarının asarının nasıl tercüme edileceği meselesi de bizi meşgul etmektedir. Bu tercüme meselesi lisanı Arabiden yapılan tercümelere de benzemez; zira Arap lisanıyla tarihten gelen kurbiyyetimiz vardır.

Mekteplerde muallimler salim bir tercüme içün ecnebi lisanının kelimatına aşina olmanın kafi-yetinden dem vururlar. Fakir, ilmi kamusun kafi değil, belki lazım olduğunu ve müteercimin kamustan daha elzem merhalelerden geçmiş olmaklığına kanaat etmiş bulunuyorum. Bu kanaatimi de bir misalle izah edeceğim. Şöyle ki, mektep medrese görmüş umum münevverlerin malumu olduğu üzere, edebiyat ve dahi hikmet dairesinin en meşhur satırlarından birisi de Vilyam Şekspir'in Danimarka Prensi Hamlet'e söylettiği To be, or not to be: that is the question. cümlesidir. Bu cümlede zikrolunan sekiz kelime İngiliz lisanının sarf u nahv, mantık ve dahi hikmet cihetlerinden en birinci ve en elzem muktesebatları olmaları hasebiyle İngilizce talebelerine daha bidayette talim olunur. Gel gör ki "hazırlık okulları"ndan mezun evladı vatan taklitten mürekkep bir tuti veyahut terkipten mahrum bir şibhi beşer gibi, bu güzide satırı Olmak ya da olmamak: İşte bütün sorun bunda. diyerek tercüme ediyorlar. Va esefa! İnsaniyetin La uhibbul afilin! nidasının makamca tahtında duran bu tereddüt mırıltısı böyle serkeş ve hoyrat ağızlarla salhhaneye gönderilmemelidir!

Vakıa, bazı hikmete vakıf müteercimler bu cümleye Varlık mı, yokluk mu? İşte bütün sorun bunda. diye bir Türkçe libas giydirmişler. Lakin bu libas To be, or not to be'nin cesametine -Evet, Hamlet bir mırıltıdır fakat cesim bir mırıltıdır.- muadil olmayıp, fakirin Bilkent Darül Funununda talebe iken giydiği keten pantolonların artık kendi hattı istivasına müsavi olmaması gibi, bu abidei hikmetin üstünde münasebetsiz durmaktadır. Zira hükema tasarruf ettiği lisanda sabit kadem olduğu gibi hikmet de istılahında kıskançtır. O derece ki ibn Sina Farisi, felsefeye dair Kitab El Şifa'sını Arapça telif etmiştir. Binaenaleyh Hamlet tercümesinde hikmete (felsefeye) müracaatımız elzemdir ve hükema mabeyninde makbul olan ıstılah bizi Vücud mu, adem mi? İşte bütün mesele bunda. demeye icbar etmektedir.

Kanaatimce zahir olmuştur ki müteercime lazım olan ecnebi lisanının kamusundan ziyade, kendi lisanın hikmetine vukufiyettir.

04/08/2010 TOP

Yunus Emre'nin Emresi

Pazar günü Büyükçekmece'deki bir kitapçıyı gezerken Ali Nesin'in bir kitabına rastladim. Kitapta bir fıkra anlatılıyordu. Üç mühendis bir balonla seyahate çıkmışlar. Ne var ki hava bozmuş ve balonlarını bilmedikleri bir yere sürüklemis. Etrafta balkonda oturan bir adam görmüşler ve balonu evin üstüne yaklaştirip sormuşlar: Biz neredeyiz? Adam uzunca düşünmüş ve cevap vermiş: Evimin üstündesiniz. Mühendisler adamdan bir fayda olmadığını anlayınca, başlarının çaresine bakmaya koyulmuşlar. İçlerinden birisi Bu adam kesinlikle bir matematikçiydi! demiş ve merakla bakan arkadaşlarına izah etmiş. Çünkü, bir, konuşmadan önce çok düşündü. İki, dediği doğruydu. Üç, söylediği bir *oka yaramıyordu.

Sadece matematik değil, bilim, tarih boyunca, yukarıdaki provokatif fıkrada mühendislerle temsil edilen guruh tarafından ise yararlılık sorgusuna çekilmiştir. Bu guruhta genellikle tüccarlar, siyasetçiler, teknisyenler ve hayatı gündelik yaşayanlar vardır ...

Burada belki bir kaç yaşanmış örnek vermek yerinde olur. Öklit, İskenderiye'de ders verirken öğrencileri arasına bir adam katılır ve ona öğrettiği teoremlerin ne ise yaradığını ve bunlardan ne gibi bir kazanç elde edileceğini sorar. Öklit, yanındaki kölesine Şuna üç kuruş verin. Bu öğrendiği şeyden kazanç sağlamayı amaçlıyor. der. Yine modern bilim tarihinin önemli figürlerinden Michael Faraday'a, dönemin maliye bakanı (ve de ünlü bir anti-Türkçü) William Gladstone elektriğin pratik değerini sorar. Faraday'in cevabı enfestir: One day sir, you may tax it. (Efendim, gün gelir elektrikten vergi toplarsınız.) Einstein özel izafiyet kuramındaki E=mc2 denklemini bulduğunda bunun bir gün atom bombasının yapımında kullanılacağını, kalıtımla ilgili ilk deneyleri ve kanunları ortaya atan Mendel, kendi bakış açısının bir gün genetik devrimi doğuracağını bilemezlerdi. Nitekim Einstein atom bombası atıldıktan sonra izafiyeti keşfetmek yerine bir saatçi olmayı tercih edeceğini söylemiştir.

Bu örneklerden yola çıkarak, sübjektif ve kısa bir bilim-teknik ayrımı getirmek istiyorum: Bir bilimadamı yaptığı işin neye yarayacağını kestirebiliyorsa o, artık tekniğin dairesinde iş yapıyor demektir. Burada varlığı zımnen iktiza edilen bilimin dairesi, mızrakucu araştırmaların yapıldığı bir bölgedir. Yoksa tekniğin dairesinde yapılan iş de sonuçta bilimseldir, çünkü bilimsel yöntemi kullanmaktadır. Bu noktada Beni sor? diye yalvaran iki soru var: (1) Mızrakucu diye tabir edilen ve Faraday'in ve Einstein'ınkiler ile aynı sınıfta veya nitelikte araştırmalar yapmak bugünün dünyasında mümkün mü? (2) Bilimin işe yararlılığı sorgusu tamamen boş ve gereksiz mi? Hemen birinci soruya cevap verelim: Günümüzde modern bilim özellikle de modern fizik, bir doygunluk krizi yaşamaktadır ve yapılan araştırmaların neredeyse tamamı bizim bilimin dairesi dediğimiz rafine sınıfa girmekten uzaktir. Dolayısıyla Mendel'ınkiyle boy ölçüşür bir araştırma yapma ihtimali bugünün dünyasında uzak görünüyor. İkinci soruya ise gri bir cevabımız var. Evet, faydasız veya ise yaramaz bilgi vardır. Ali Nesin'in de kitabında belirttiği gibi Smith sayıları bu cinsten bir bilgidir. Ne var ki, yine tarihsel tecrübeye dayanarak konuşmak gerekirse, faydalı bilgiye ulaşanlar genellikle Bu faydalı mı değil mi sorusu benim umrumda değil. Ben merakımın peşinden giderim. diyen insanlardan çıkmıştır ve bilimin faydasını sorgulayanlar sureti haktan görünüp sakarlık yapan insanlar olmuşlardır.

Bitirirken Yunus Emre'yi hatırlayalım. Anlatılanlara göre, Yunus'un köyünde kitlik baş gösterir ve o da bazı gıda maddeleri almak için Hacı Bektaş'in kapısına varır. Yunus'un hal ve tavırlarından ondaki potansiyeli sezen Hacı Bektaş, ``Sana nefes vereyim mi?" diye sorar. Yunus, bu soruya, kim bilir belki de açlık tehlikesinin de tesiriyle, ``Nefes karın doyurur mu?" diye cevap verir. Yunus'a gülümsemekle yetinen Hacı Bektaş ona istediği gıda maddelerini verir. Neden sonra Yunus, Hacı Bektaş'ın esas maksadını anlar ve kapısına geri döner. Hacı Bektaş onu Taptuk Emre'ye sevkeder. Artık Yunus, Yunus Emre olmuştur.

02/04/2009 TOP

Buyur edilenler, kapıdan kovulanlar

Menkıbeye göre otuz kadar bilge kişi hiç konuşmama kararı almışlar ve bir büyük odada halka şeklinde oturup tefekküre başlamışlar. (Susmak ariflerin edebi, cahillerin emniyetidir.) Gel zaman git zaman bunların şöhreti bütün Acem diyarına yayılmış, hatta o zamanın şairlerinden Molla Cami'ye de ulaşmış. Molla Cami, bu otuz bilge adamın arasına katılmak için kapılarına varmış ve izin istemiş. İçeriden cevap olarak bir bardak dolu su gelmiş. Bu dolu bardak İçerisi dolu. veya Biz doluyuz. manasına geliyormuş. Cami, o dolu bardağın üstüne incecik bir gül yaprağı koyup tekrar içeriye göndermiş. Bu gül yaprağı da şairin zerafetine ve inceliğine işaret ediyormuş. İçerideki otuz kadar bilge kişi Cami'nin bu cevabını çok beğenip, onu da meclislerine katmışlar.

Bugün sabah bir öğrencinin doktora tezini okurken, odamın kapısı sert bir şekilde çaldı. Buyrun. dedim. Elinde yeşil bir biyoloji kitabıyla, birinci sınıf öğrencisi olduğu her halinden belli bir bayan içeri girmedi. Evet, girecekti, ama kapıyı açtı, bana bir saniye kadar baktı ve daha sonra da hiç bir şey söylemeden kapıyı kapatıp gitti. Ne eski Isfahan mutasavvıfları gibi çetin buyur etme kriterlerimiz ne de Molla Cami gibi öğrenci beklentimiz var. Bununla birlikte İçeri zerafetle girilir, edeple oturulur. deme hakkını kendimizde görüyoruz.

13/10/2008 TOP

Emek olmazsa ...

Bugün kütüphaneye T. S. Halman'ın Stevens şiirleri tercümesini almak için indim. Arama sonucunda rafta statüsünde görünen kitap rafta yoktu. (Final sınavları döneminde kütüphaneler böyle kaotik rejimlere girerler.) Sirkülasyon masasına bu durumu bildirdiğimde, görevli bayan, beklememi ve bir de kendisinin kontrol etmek istediğini söyledi. Ben de zamanı boşa geçirmemek için kimya raflarındaki kitaplara bir göz attım. Eski kitap merakım olduğu için oradaki kitaplardan bir tanesi özellikle dikkatimi çekti: W. Lewis, Mufassal Fiziki Kimya, Kinetik Nazariye, Ankara Maarif Matbaası, (1942). Çeviren: Remziye Hisar. "Fiziki İlimler Doktoru" ünvanıyla çeviriyi yapan Remziye Hisar, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın kimyageri olarak anılıyor ve adı daha çok bilinen Feza Gürsey'in de annesidir. Atatürk'ün "Sizi bir kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönünüz!" sözleriyle yurtdışına (Sorbonne) okumaya gönderilen Cumhuriyet dönemi bilimadamlarındandır. ("Biliminsanı" değil, bilimadamı denilecek! Çünkü bilimadamının içinde adamlık vardır.) 1992 yılında vefat eden Hisar'ın kitaba yazdığı çeviri notunun son paragrafını okurken -açık konuşmak gerekirse- biraz hüzünlendim.
Bizim kendilerine ancak tercümelerini takdim edebildiğimiz böyle beynelmilel kıymetteki mühim eserleri, üniversite gençlerimizin ileride bizzat yazacaklarına ve müspet ilimler kütüphanesine emeklerinin mahsülü hakiki ilmi eserler hediye edeceklerine dair samimi kanaatimizi de bu vesile ile buraya kaydetmekle bahtiyarız.
Hisar, kendisine yüksek ümitlerin bağlanıldığı bir azınlığa mensuptu: sadece Atatürk değil, belki bütün bir ülke onlardan volkan olmalarını bekliyordu. Kendisine ümit bağlanılan insanlar bunun sorumluluğunu yerine getirirlerse, kendileri de iyimser kalabilirler. Lakin onların beklentileri gerçekleşmezse, bu, birşeylerin yanlış yapıldığı manasına gelir. Mufassal Fiziki Kimya'nın basımından 66 yıl sonra, bugün de ders kitaplarımızın çoğu çeviridir. Yerli olanlar da özgünlükten yoksun, en iyi ihtimalle var olan kitapların güzel bir özeti hükmündedir. Bu da gerçeğin değil geleneğin yayılmasını temin etmekte ve bizi geleneğin korosundan kılmaktadır. Maalesef, Remziye Hoca'nın ümitleri gerçekleşmemiş, Cumhuriyet döneminde "emek mahsülü hakiki ilmi eserler" Türkçe'de üretilmemiştir.
14/05/2008 TOP

Left as an exercise: the joke of writing

We all have been students and we all have suffered a certain attitude called left as an exercise or Proof: Trivial. QED from textbook writers. If we are to name names, Thomas W. Hungerford, with his Algebra is number one on my list. That book is the super massive black hole of dense writing. Perhaps Geroch, Dirac or Abraham and Marsden come second. Below is an historical example, or rather a proof, that some authors leave these exercises without actually solving them. (No, I do not claim that TWH is as such.) It is about constructing a triangle whose angle-bisectors are given with ruler and compass, which has no solution other than special cases.

In 1903 a Ph.D. thesis has been submitted at the University of Chicago by Richard Philip Baker titled The Problem of the Angle-Bisectors. (The thesis has been published by the UC in 1911 and can be found at the University of Michigan Historical Math Collection) Inter alia, the author mentions the previous efforts of Pascal, Euler, Brocard, among others. He also mentions E. Catalan and an unnamed Russian mathematician as being used to propose the problem as an elementary exercise or as a standard set-back for ambitious young geometers.
Vladimir Zajij at the cut-the-knot web site.
03/04/2008 TOP

Forgive them for they know not what they do.

Geçenlerde bizim hazırlık öğrencileriyle tanışmak için iki saatliğine onlara EAP dersini verdim ve derste Clifford A. Truesdell'in Rational Thermodynamics adlı kitabının başındaki Tarihsel Peşrev (Historical Introit) bölümünü hem okuduk hem de orta derece zoluktaki bu metinin Türkçe çevirisini yaptık. Ben, Öklit'i Öklit'ten okuma diye özetleyebileceğim huyumu Truesdell'in yazdıklarına borçluyum. Ve bilime henüz adım atmamış insanların, şartlardan olumsuz etkilenmemeleri için, böyle bir kasdi zihinsel şartlanmaya (bir arkadaş İnsan önyargıdan ibarettir. demişti.) tabi tutulmasını uygun buldum. Ama önce reklamlar:
Argumentative, polemical, sarcastic, abusive—these adjectives sprang to mind before I had gotten to page 50. That the author is a crusader I knew, but I had to wonder does he not know that you catch more flies with honey than with vinegar?
R. Baierlein, Am. J. Phys. 53, 1020 (1986).
(Polemik enkaz temizliği içindir. desek acaba hakaret olur mu?) Bu satırlar, Rational Thermodynamics'in ikinci baskısını değerlendiren (!) bir fizikçinin yazısından iktibas edildi. İkinci Dünya Savaşı sonrasından günümüze, bilimsel kitap yazmanın, sinek avlama (catch flies) ticaretiyle eş tutulduğu bir devirde yaşıyoruz. Fakat, okuyalım, değerlendirme yazısında daha güzel satırlar var:
The book is a body of ore in which much gold may lie. The mining, however, is as hard as the mining that Mark Twain described 100 years ago. Nor is there any assurance that time spent prospecting will be rewarded. Surely the book should not be overlooked by the professional thermodynamist, who undoubtedly know about it from the first edition. But for those of us nonprofessionals [Kendisini nonprofessional olarak tavsif etmiş birisinin neden bu kitabı değerlendirdiği ve bu değerlendirme yazısının neden yayınlandığı merakı muciptir. Çağımızın tutarsızlığını daha iyi ne örnekler? MD] with a calendar already full, I cannot say that we should displace some other book in order to make time for this one.
Adamcağız kısaca Hocam bu ne isimize yarayacak? demek istiyor ama akademisyenlik makamına böyle gülünç bir cümle kurmayı yakıştıramadığı için siyaseten doğru ve tedbirli ifadelere başvuruyor: Efendim, kitap çok altın ihtiva eden bir maden olabilirmiş ama hepimizin o altını kazıp çıkarmaya vakti olmazmıs, çünkü çok meşgulmuşuz ... Tutarsızlarda mazeret bol olur! Geçiyorum.

Aşağıdaki giriş paragrafi blogun başında andığım metinden yaptığım amatör çeviridir. Başka insanları da ayıltacağını umarak buraya koymayı uygun buldum.

Gelenek ve Tarih
Her bilimin bir geleneği ve bir de tarihi vardır. İkisi karıştırılmamalıdır. Gelenek başkalaşır, tarih genişler. Kuşaktan kuşağa devredildiği için geleneği bulmak kolaydır. Yeni yazılmış çoğu ders kitabına bakın; diğerlerinden çok az farklıymış gibi görünenleri eleyin; yazıldıkları dile tecavüzleri hariç birbirlerine benzer olanlar size haluhazırdaki geleneği verecektir. Bir devrin tarihi sabittir; zaman ilerledikçe kademeler eklenir ama bir önceki kademe kendisi olarak kalır, değişmez. Bir tarihin erken kademeleri çabuk unutulur. Tarihçiler -erken kademelerin- izini sürüp ortaya çıkarabilirler; tarihçiler zamanda geriye sıçrarlar; ama bir fennin tarihi hakkında yazılanlar asıl olarak istikbale bakan ve kendinden bir önceki geleneğe sonsuz, biriki eski döneme tekil (onlar da eğilip bükülerek) ağırlıklar vererek tarihi üzerinde güçlü bir hafıza silici etkisi yapan haldeki geleneği nadiren etkiler. Tarih ve gelenek arasındaki bu fark bilime özgü değildir; bu ortak unutma ve ölümün sıradan bir vechesidir. Ne var ki, fiziksel bilimlerde bu durum farklı bir şekil alır; çünkü burada geleneğin korosu olması gereken şeylerin tarihini üreterek olan şeylerle yer değiştirtir. Fiziksel bilimlerin kabileleri kendi ritüellerini ve tabularını kuruculara atfederek tezkiye ederler: NEWTON, CLAUSIUS, vd. derler, kendi kurdukları bilimler hakkında hiç kuşkusuz bugünkü fizikçilerle aynı düşüncedeydiler. Elbette bu doğrudur, çünkü hepimiz biliriz ki NEWTON ve CLAUSIUS büyük fizikçilerdi ve büyük fizikçiler çoğunluğunu kendi yarattıkları bilimler hakkında yanılamazlar. Bu yargılara varmak için NEWTON veya CLAUSIUS'un yazdığı herhangi bir şeyi okumaya gerek yoktur, aslına bakılırsa böylesi ancak kabile üyelerinin kafasını karıştırır.

13/03/2008 TOP

Science canon: First hand

Niels H. Abel said that he got his expertise by studying the masters and not their pupils. Indeed, an education which purely relies on commercially available textbooks gives second or sometimes third hand information, part of which can be quite inaccurate. First hand information is not only more accurate, but also presented in a more readable and insightful way. When I asked the students in my (TURKISH) quantum class whether they read Euclid or not, there was not a single yes ... Euclid and geometry matter! His work was the standard of scientific writing for two millennia and a simple example of clear logical thought development. Every mathematical object that we use in our research (integrals, limits, etc.) has roots in geometry.

Thanks to the World Wide Web, many canonical books of geometry are freely available. Below, links to some of them are provided.

Euclid, The Elements. There are several versions of this work:

  1. English translation with Java applets.
  2. Colorful English translation of Oliver Byrne published in 1847.
  3. Sir Thomas L. Heath's definitive English translation and commentary. Unfortunately, perseus site does not have the figures, which is somewhat ironic as this is a geometry text. A Dover edition is available in three volumes at a very reasonable price.
  4. The Greek version.

Archimedes, The works of Archimedes, translated and edited by Thomas L. Heath, Cambridge University press, 1897. A relatively recent discovery of a previously unknown work of Archimedes was done in modern day Istanbul in 1908, titled Geometrical Solutions Derived from Mechanics, which was not included in Heath's first edition. Heath's second edition is also available from Dover.

Nikolai I. Lobachevsky, Geometrical researches on the theory of parallels, translated by George Bruce Halsted, Open court publishing company, Chicago, 1914. The historical significance of this work cannot be overstated. For more than 2000 years mathematicians did not or could not challenge Euclid's fifth postulate. Lobachevsky developed the hyperbolic geometry where Euclid's fifth postulate was not necessary and by way of synthesis arrived different conclusions from there.

Carl F. Gauss, General investigations of curved surfaces of 1827 and 1825, translated with notes and a bibliography by James C. Morehead and Adam M. Hiltebeitel, The Princeton University Library, 1902.

05/11/2007 TOP

Saydamlığın inkârı, gerçekliğin duvarı

İşte o günlerden birinde o vaktin Selanik valisi Nâzım Paşa gazetecileri vilâyet konağına çağırdı. Öyleden sonra saat üç sularında vilâyete gittik. İhtiyar vali bizi konağın geniş salonunda kabul etti. Uzun boylu, beyaz sakallı, güleryüzlü, sevimli bir ihtiyardı.

— Çocuklar, dedi, sizleri bir müjdeli haber için çağırdım.
Hepimiz merakla gözlerimizi paşaya dikmiştik. Bu ümitsiz günlerde müjdeli bir haber beklenmedik birşeydi. O sözüne devam etti:
— Limanda bulunan «Peyki Satvet» muhribini Kavadar'a gönderdim. Orada denizden düşmanın yolunu keseceğiz.
Hepimiz şaşkınlıkla birbirimize bakıştık. Kavadar deniz kenarında değil, Manastır vilâyeti hududunda küçük bir kasabaydı. Anlaşılan muhrip Kavala'ya gönderilmişti. Vali Kavala ile Kavadar'ı birbirine karıştırıyordu. Sonra cepheye gönderdiğini bildirdiği muhrip yıllarca limandan çıkmamış, altını midye kaplamış, köhne birşeydi. Harp kabiliyeti olmıyan bir tekneydi. Paşa bu birinci müjdeyi heyecan verici ikinci bir haberle tamamladı:
— Düşman Karaferiye'de bozguna uğratıldı. Elli bin kişi esir edildi. Bu esirler yarın sabah trenlerle şehrimize getirilecektir. Halka müjdeleyin. İstasyona gidip karşılasınlar.

Bu, inanılmıyacak kadar mübalâğalı görünen habere sevindik. Çünkü buna ihtiyacımız vardı. Halk böyle bir habere susamıştı. Validen ayrılır ayrılmaz koşa koşa matbaalarımıza döndük. O gün hemen olağanüstü yayın yaparak büyük puntolarla bu haberi halka bildirdik. Ertesi sabah da istasyona gidip esirleri karşılamalarını tavsiye ettik.

Ertesi gün biz de erkenden istasyondaydık. Heyecanla esirleri getirecek treni bekliyorduk. İstasyon ve etrafı kalabalık halk yığinlarıyla dolmuştu. Herkes çeşitli yorumlar yapıyor, felâketten kurtulmuş gibi seviniyordu. Bir süre sonra uzaktan tren gözüktü. Halk arasında bir alkış tufanı koptu. Tren, alkışlar ve sevinç nağraları arasında süzülerek istasyona girdi. Hepimizin gözleri pencerelerde. Fakat pencerelerde Yunan kasketleri ve Yunan süngüleri uzanıyordu. Beklediğimiz elli bin esir yerine 50 bin Yunan askeri gelmişti.

Vagonlar boşalıp da istasyon meydanı Yunan askeriyle dolunca hepimiz şaşkına döndük. Başlarımız öne düştü, gözyaşları içinde geri döndük. Yunan askerleri saf halinde istasyondan şehrin içine yürüyordu. Biz onlara bakmaya bile cesaret edemiyorduk. Yüreklerimiz burkuluyordu. Gözlerimiz yaşlıydı. Halk da yüreğinden vurulmuştu. Bu sırada Yunan saflarından bir ses yükseldi:
— Zekeriya... Zekeriya...
Başımı çevirip baktım, yürüyüş halinde bulunan bir Yunan kıtasının tam ortasında bir Yunan askeri başlığını sallıyarak bana sesleniyordu:
— Ben sana, Selânik'e geleceğiz, burasını alacağız, demedim miydi? İşte görüyorsun ki, buradayız.

Bu, Selanik idadisinde (lise) okurken benim sınıfta bulunan bir Rum arkadaştı. Yunan ordusuna gönüllü olarak girmişti. İşte Selânik'e de fatih olarak giriyordu. Ve bunu bana göstermekten sonsuz bir zevk alıyordu. O anda düşman işgalinin azabını bütün kuvvetiyle duydum. Bu yabancı çizmeler sanki yolda değil, yüreklerimiz üzerinde yürüyordu. Selânik'i kaybetmiştik. Rumeli'yi kaybetmiştik. Osmanlı imparatorluğunun bu kangren olmuş parçası koparılıp alınmıştı.

M. Zekeriya Sertel'in, HATIRLADIKLARIM adlı kitabından alıntıladı.
24/09/2007 TOP

Causal chains as a measure of degree of humanity

I have spent almost a year in Japan studying the concepts of information theory, causal chains, complexity, languages, and Crutchfield, Shalizi, and others' idea of ε-machines. So when I read the following piece from ibn Khaldun yesterday, it naturally amazed me. ibn Khaldun suggests that in our evaluation of a human subject's humanity we must use his/her ability to establish long causal chains. Not only his intelligence or memory, but his overall humanity is measured by this way!
The ability to think is the quality of man by which human beings are distinguished from other living beings. The degree to which a human being is able to establish an orderly causal chain determines his degree of humanity. Some people are able to establish a causal nexus for two or three levels. Some are not able to go beyond that. Others may reach five or six. Their humanity, consequently, is, higher. For instance, some chess players are able to perceive (in advance) three or five moves the order of which is arbitrary. Others are unable to do that, because their mind is not good enough for it. This example is not quite to the point, because (the knowledge of) chess is a habit, whereas the knowledge of causal chains is something natural. However, it is an example the student may use to gain an intellectual understanding of the basic facts mentioned here.
ibn Khaldun, The world of the things that come into being as the result of action, materializes through thinking, Mukaddimah, VI.2.
17/09/2007 TOP

The lowest degree of education:

... is to distinguish oneself from the ignorant ordinary man. The educated man does not loathe honey even if he finds it in the surgeon's cupping-glass; he realizes that the cupping-glass does not essentially alter the honey. The natural aversion from it in such a case rests on popular ignorance, arising from the fact that the cupping-glass is made only for impure blood. Men imagine that the blood is impure because it is in the cupping-glass, and are not aware that the impurity is due to a property of the blood itself. Since this property is absent from the honey, the fact that the honey is in such a container does not produce this property in it. Impurity, therefore, should not be attributed to the honey. To do so is fanciful and false. Yet this is the prevalent idea among the majority of men. Wherever one ascribes a statement to an author of whom they approve, they accept it, even although it is false; wherever one ascribes it to an author of whom they disapprove, they reject it even although it is true. They always make the man the criterion of truth and not truth the criterion of the man; and that is erroneous in the extreme.
Al Ghazali, Deliverance From Error, III.6, translated by W. Montgomery Watt. Also available in pdf. There is a Turkish Hilmi Güngör translation of the same text, too.
10/09/2007 TOP