Konursu Kasabası Web Sitesine Hoşgeldiniz!
 
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Tarihçe   
Üniversiteliler
Rehber
Coğrafi Konum
Nüfus    
İklim    
Sıcaklık    
 El Sanatları    
Yağışlar    
 
 

Son Güncelleme : Ağustos  2005
©
www.konursu.cjb.net
  Tepetarla ( P.S.Karabacak )

Kasabanın kuzey yönünde bir dağ olan Tepetarla pastoralın kapımı ilk çaldığı yerdir. Tam hatırlayamıyorum kaç yaşımda olduğumu. Hatırlayabildiğim şu ki yaşamın ne olduğunu bilmediğim / bilmeye başladığım yıllardı. Bahar tabiat aynasına merhaba dediği zaman bizde bir kardelen toplamak hazırlığı başlardı.

Bilmezdik kardelen aşkın, dirilişin ilk mehtabıdır. Bahar serinliklerinin ilk ulağı, gelecek günlere yaşam nefhası, ümide hız veren bir azmettirici, ruha neşve veren ilk muştu, yüreklere ilk aşı, hissin yamaçlarına vuran ilk çise, ve karanlıklara sızan bir nur  kardelenmiş bilmezdik. 

Bilmezdik çok uzun yıllar önce iki kır çiçeğinin birbirlerine aşık olup, her bahar diğer çiçekler gibi onların da açıp güneşe merhaba dediklerini. Bilmezdik bir bahar başlangıcı bu çiçeklerin: “ biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayıp kış ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki bütün doğa bizim olsun” kavlini yaparak o bahar açmamaya karar verdiklerini. Ve açmak için biri kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, bir diğerinin o yaz açtığını ki  o gün bugündür karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe “kardelen”, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de “hercai” denildiğini.

Biz kardelen, -kasabada bu çiçeğe verilen ismi ile “çiğdem”- toplama hazırlığına başladığımızda bir gün önceden yörede “egiş” dediğimiz kardelen çıkarma aygıtımızla,-iyi bir odun parçası da bunu hallederdi- poşetlerimizi hazırlar, belki bilmeden bir sevgiliye koşma heyecanını yaşardık. Belki çocuk kalplerimiz bir şeyler arardı o hazırlıkta, koşmaktan da öte sevgiliye. Her neye matuf olursa olsun bildiğimiz tek bir şey vardı ki o da çiğdem toplamanın kasabaya özgü bir gelenek olduğuydu.

Sabah güneşi baharın o ilk  günlerinde, biraz yükselmeye başladığında toprakta kara elveda diyen doğanın emareleri yerlerden yükselen toprak kokuları, güneşle raksa dalan o buğular, ruhumuzu öyle sözcük aşırı bir büyüyle sarardı ki belki de bir yokluğa erip varolma sırrının içimizde tüllenen fecrini göremezdik.                 

Doğanın en temelde ve çıplak halini kardelen ile ilintilemeden baharı algılamak ve kasabadaki Tepetarla ile bağlantılandırmamak sadece bir ve her anlayışın, görüşün kalıpları arasında olmaktı. Yapıcı ve bir şeyler vadeden çoğulcu düşünce ruhumuza belki o zaman içirilmişti. Ama biz kardelene kilitlenmişlikle Tepetarla’nın yolunu tutardık ilk baharın kuşluk vakitlerinde. Şüphesiz ki o ilk hasret ise bambaşkaydı. Henüz yaklaşmaktayken bahar, aramızda onun istişaresini yapar gelecek günler için azim büyütürdük yüreklerimizde.

Tepetarla’nın genelde kuzey tarafından çıkarırdık kardelenleri. Nazlı bir gelin gibi süzülen her kardelen toprağın doğa ile ilk mülaki olduğu bu mevsimde sanki kendisini toprağa adamışcasına bir tablo çizerdi gözlerimize. Onlar ilk yolcu, onlar akıncı, onlar baharı getiren muhabbet fedaileriydiler. Bir müjde koşulu ile kuşanmış ve bahara yayılacak ilham çeşmesinin ilk katreleri olan her bir kardeleni poşetlerimize yerleştirdiğimizde ruhumuza da hasbilik şerbetinden bir yudum akıttığımızın farkında değildik.

Toprak bazen vermek istemezdi bu nazlı gelinleri biz küçük damatlara. Çünkü henüz dem vaktinin ülfeti kemale erişmemişti doğa ile. Toprağın tamamıyla bir yumuşama, kendini doğaya verme zamanı gelmemişti.  Her şey gibi toprak da zamanla bu süreci yaşayacaktı. Bundan dolayı tedricî iksir ile büyüttüğü ilk göz ağrılarını vermek istemezdi toprak. Buna karşın biz gayretle bunları alıp çocuk ruhumuza şakraklık ahengi ile dolu şarkılar yüklemenin hesabını yapardık. “Gulle”ye çıktığımızda kaç kez çıktığımızı saydığımız gibi Tepetarla’da kaç kardelen topladığımızı da sayardık. Çocuk olmanın kanında olan yarışmak güdüsü yine ziyaret ederdi bizi.   

Güneş tepeye yükselip öğle ezanı okunduğunda  dönme hazırlıklarımız başlardı. Tepetarla’nın zirvesine çıkar aşağıda uzanan küçük ovayı bir müddet seyre dalar, üzerimizdeki yorgunluğu atmaya çalışırdık. Toprak yeni bir maceranın başlamasına hazırlık yapmanın telaşesi içinde çamurdan  ve kardan oluşan örtüsü ile meşgulken, karlar üzerindeki cemreler de ona yardımcı olabilmek için durmaksızın çalışırlardı.

Zaman kendi mecrası  içerisinde akmaya  devam ederken biz yeni bir yılın doğaya üflenen ilk zübdesini de heybelerimize koymuşluğun şen havası ile evin yolunu tutardık.

Tepetarla üzerimde başka izlenimlerle de yer edinmiş yüreğimde kalan kasabamın müstesna köşelerindendir. Ağustos sonlarına doğru arkadaşlarla ikinci asr vakitlerinde yaban nohutu toplamak için de giderdik o tepeye. Güneş turuncu bir renkle boyarken doğayı, ve iki misli uzarken gölgeler o serin şiir vaktinde nohut toplamaya giderdik. Doğada bir dinlenme tatlılığı, bir durgunluk, bir bekleyiş sanki bir münavebeli halin gerçekleşme saatlerinin yaşandığı ikindinin o vaktinde hanım kızlarımız saf ve masum ve temiz  oyunlarındayken; kapı önlerinde, pencerelerde, balkonlarda, bahçelerde ablalarımız çeyizlerini hazırlama uğraşısında nasiplerinin hülyasına dalmışken; annelerimiz, ninelerimiz, haminnelerimiz kapı eşiklerinde değişik bir dünyayı belki bilinçli belki bilinçsiz seyre dalmışken ve yaşarken; biz sanki bir panayıra, pazara gider gibi Tepertarla’ya nohut toplamaya giderdik.

Kuzey yüzeyinde tepenin nohut toplamaya koyulur, çocuk hayallerimize dalardık. Tepenin eteklerinde bulunan birkaç söğüt ağacının altındaki kuzu çobanı da kuzuları otlarken ağaçtan kestiği oduna çakısıyla şekiller vermek için şevkle uğraşır dururdu. Dağdan yükselen yılan ıslıkları zamanın güneşle yaptığı izdivaç içinde Tepetarla’nın altındaki bağlara doğru akar giderdi.

Eskiden tepenin bir yerleşim yeri olduğunu söylerlerdi büyüklerimiz. Ara sıra ağabeylerimiz hazine ararlardı tepenin değişik yerlerinde. Toprağa küreğe, kazmaya akıtırlardı ümitlerini. Her ne kadar bir ümit dahi olsa da ümitvar olmanın ilk temrinlerini yaparlardı ki tepe bundan dolayı büyüklü küçüklü çukurlarla doludur.

Topladığımız yaban nohutlarını Eğri Söğüt Gözesi’nin başında oturup yemeye koyulur, söğüt ağaçlarının verdiği temiz havayla birlikte kaynağın suyundan kana kana içerdik. Az ötede ise bir dere içinde Süleyman Usta’nın Gözesi bulunurdu. Her iki doğal su kaynağı da  susuzluğumuza bir kadeh sunan saki gibiydiler. 

Kasabaya dağın eteğindeki patika yoldan döndüğümüz zamanlarda Hamza Dayı’nın yeri denilen yere bir müddet bakar bazen da çıkardık. Hamza Dayı kasabanın veli olarak bildiğimiz büyüklerindendi. Bir mihrab şeklindeki bu yer esrarı kendinde bir şeyler taşırdı ruhlarımıza. Uzaktan bakıldığında eski bir mimarinin taçkapısını andıran, içinde oturulduğunda ruhu bir dinginlik iklimine taşıyan bu yere Hamza Dayı ömrünün hangi yıllarında oturmuştu veya oturmuş muydu bilmezdik. 

Bir gün daha düşerdi bir hazan yaprağı gibi

Bir gün daha sinerdi yalçın kayalarına Tepetarla’nın

Ömrümüzün altın ağacından…                              16 Ağustos 2002