|
Kasabanın kuzey yönünde bir dağ olan Tepetarla pastoralın kapımı ilk
çaldığı yerdir. Tam hatırlayamıyorum kaç yaşımda olduğumu.
Hatırlayabildiğim şu ki yaşamın ne olduğunu bilmediğim / bilmeye
başladığım yıllardı. Bahar tabiat aynasına merhaba dediği zaman bizde
bir kardelen toplamak hazırlığı başlardı.
Bilmezdik kardelen aşkın, dirilişin ilk mehtabıdır.
Bahar serinliklerinin ilk ulağı, gelecek günlere yaşam nefhası, ümide
hız veren bir azmettirici, ruha neşve veren ilk muştu, yüreklere ilk
aşı, hissin yamaçlarına vuran ilk çise, ve karanlıklara sızan bir nur
kardelenmiş bilmezdik.
Bilmezdik çok uzun yıllar önce iki kır çiçeğinin
birbirlerine aşık olup, her bahar diğer çiçekler gibi onların da açıp
güneşe merhaba dediklerini. Bilmezdik bir bahar başlangıcı bu
çiçeklerin: “ biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayıp kış ortasında
herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki bütün doğa bizim
olsun” kavlini yaparak o bahar açmamaya karar verdiklerini. Ve açmak
için biri kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, bir diğerinin o
yaz açtığını ki o gün bugündür karda açan ve sevgilisini bekleyen
çiçeğe “kardelen”, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de “hercai”
denildiğini.
Biz kardelen, -kasabada bu çiçeğe verilen ismi ile
“çiğdem”- toplama hazırlığına başladığımızda bir gün önceden yörede
“egiş” dediğimiz kardelen çıkarma aygıtımızla,-iyi bir odun parçası da
bunu hallederdi- poşetlerimizi hazırlar, belki bilmeden bir sevgiliye
koşma heyecanını yaşardık. Belki çocuk kalplerimiz bir şeyler arardı o
hazırlıkta, koşmaktan da öte sevgiliye. Her neye matuf olursa olsun
bildiğimiz tek bir şey vardı ki o da çiğdem toplamanın kasabaya özgü bir
gelenek olduğuydu.
Sabah güneşi baharın o ilk günlerinde, biraz yükselmeye
başladığında toprakta kara elveda diyen doğanın emareleri yerlerden
yükselen toprak kokuları, güneşle raksa dalan o buğular, ruhumuzu öyle
sözcük aşırı bir büyüyle sarardı ki belki de bir yokluğa erip varolma
sırrının içimizde tüllenen fecrini göremezdik.
Doğanın en temelde ve çıplak halini kardelen ile
ilintilemeden baharı algılamak ve kasabadaki Tepetarla ile
bağlantılandırmamak sadece bir ve her anlayışın, görüşün kalıpları
arasında olmaktı. Yapıcı ve bir şeyler vadeden çoğulcu düşünce ruhumuza
belki o zaman içirilmişti. Ama biz kardelene kilitlenmişlikle
Tepetarla’nın yolunu tutardık ilk baharın kuşluk vakitlerinde. Şüphesiz
ki o ilk hasret ise bambaşkaydı. Henüz yaklaşmaktayken bahar, aramızda
onun istişaresini yapar gelecek günler için azim büyütürdük
yüreklerimizde.
Tepetarla’nın genelde kuzey tarafından çıkarırdık
kardelenleri. Nazlı bir gelin gibi süzülen her kardelen toprağın doğa
ile ilk mülaki olduğu bu mevsimde sanki kendisini toprağa adamışcasına
bir tablo çizerdi gözlerimize. Onlar ilk yolcu, onlar akıncı, onlar
baharı getiren muhabbet fedaileriydiler. Bir müjde koşulu ile kuşanmış
ve bahara yayılacak ilham çeşmesinin ilk katreleri olan her bir
kardeleni poşetlerimize yerleştirdiğimizde ruhumuza da hasbilik
şerbetinden bir yudum akıttığımızın farkında değildik.
Toprak bazen vermek istemezdi bu nazlı gelinleri biz
küçük damatlara. Çünkü henüz dem vaktinin ülfeti kemale erişmemişti doğa
ile. Toprağın tamamıyla bir yumuşama, kendini doğaya verme zamanı
gelmemişti. Her şey gibi toprak da zamanla bu süreci yaşayacaktı.
Bundan dolayı tedricî iksir ile büyüttüğü ilk göz ağrılarını vermek
istemezdi toprak. Buna karşın biz gayretle bunları alıp çocuk ruhumuza
şakraklık ahengi ile dolu şarkılar yüklemenin hesabını yapardık.
“Gulle”ye çıktığımızda kaç kez çıktığımızı saydığımız gibi Tepetarla’da
kaç kardelen topladığımızı da sayardık. Çocuk olmanın kanında olan
yarışmak güdüsü yine ziyaret ederdi bizi.
Güneş tepeye yükselip öğle ezanı okunduğunda dönme
hazırlıklarımız başlardı. Tepetarla’nın zirvesine çıkar aşağıda uzanan
küçük ovayı bir müddet seyre dalar, üzerimizdeki yorgunluğu atmaya
çalışırdık. Toprak yeni bir maceranın başlamasına hazırlık yapmanın
telaşesi içinde çamurdan ve kardan oluşan örtüsü ile meşgulken, karlar
üzerindeki cemreler de ona yardımcı olabilmek için durmaksızın
çalışırlardı.
Zaman kendi mecrası içerisinde akmaya devam ederken
biz yeni bir yılın doğaya üflenen ilk zübdesini de heybelerimize
koymuşluğun şen havası ile evin yolunu tutardık.
Tepetarla üzerimde başka izlenimlerle de yer edinmiş
yüreğimde kalan kasabamın müstesna köşelerindendir. Ağustos sonlarına
doğru arkadaşlarla ikinci asr vakitlerinde yaban nohutu toplamak için de
giderdik o tepeye. Güneş turuncu bir renkle boyarken doğayı, ve iki
misli uzarken gölgeler o serin şiir vaktinde nohut toplamaya giderdik.
Doğada bir dinlenme tatlılığı, bir durgunluk, bir bekleyiş sanki bir
münavebeli halin gerçekleşme saatlerinin yaşandığı ikindinin o vaktinde
hanım kızlarımız saf ve masum ve temiz oyunlarındayken; kapı önlerinde,
pencerelerde, balkonlarda, bahçelerde ablalarımız çeyizlerini hazırlama
uğraşısında nasiplerinin hülyasına dalmışken; annelerimiz, ninelerimiz,
haminnelerimiz kapı eşiklerinde değişik bir dünyayı belki bilinçli belki
bilinçsiz seyre dalmışken ve yaşarken; biz sanki bir panayıra, pazara
gider gibi Tepertarla’ya nohut toplamaya giderdik.
Kuzey yüzeyinde tepenin nohut toplamaya koyulur, çocuk
hayallerimize dalardık. Tepenin eteklerinde bulunan birkaç söğüt
ağacının altındaki kuzu çobanı da kuzuları otlarken ağaçtan kestiği
oduna çakısıyla şekiller vermek için şevkle uğraşır dururdu. Dağdan
yükselen yılan ıslıkları zamanın güneşle yaptığı izdivaç içinde
Tepetarla’nın altındaki bağlara doğru akar giderdi.
Eskiden tepenin bir yerleşim yeri olduğunu söylerlerdi
büyüklerimiz. Ara sıra ağabeylerimiz hazine ararlardı tepenin değişik
yerlerinde. Toprağa küreğe, kazmaya akıtırlardı ümitlerini. Her ne kadar
bir ümit dahi olsa da ümitvar olmanın ilk temrinlerini yaparlardı ki
tepe bundan dolayı büyüklü küçüklü çukurlarla doludur.
Topladığımız yaban nohutlarını Eğri Söğüt Gözesi’nin
başında oturup yemeye koyulur, söğüt ağaçlarının verdiği temiz havayla
birlikte kaynağın suyundan kana kana içerdik. Az ötede ise bir dere
içinde Süleyman Usta’nın Gözesi bulunurdu. Her iki doğal su kaynağı da
susuzluğumuza bir kadeh sunan saki gibiydiler.
Kasabaya dağın eteğindeki patika yoldan döndüğümüz
zamanlarda Hamza Dayı’nın yeri denilen yere bir müddet bakar bazen da
çıkardık. Hamza Dayı kasabanın veli olarak bildiğimiz büyüklerindendi.
Bir mihrab şeklindeki bu yer esrarı kendinde bir şeyler taşırdı
ruhlarımıza. Uzaktan bakıldığında eski bir mimarinin taçkapısını
andıran, içinde oturulduğunda ruhu bir dinginlik iklimine taşıyan bu
yere Hamza Dayı ömrünün hangi yıllarında oturmuştu veya oturmuş muydu
bilmezdik.
Bir gün daha düşerdi bir hazan yaprağı gibi
Bir gün daha sinerdi yalçın kayalarına Tepetarla’nın
Ömrümüzün altın ağacından…
16 Ağustos 2002 |