Yayınlanmış Kitapları
Türkiye'de Tercüme Müesseseleri
Taceddin Kayaoğlu

Bu çalışma Lale devrinden, Hasan Ali Yücel dönemine kadar devlet
tarafından
tesis edilen tercüme heyetleri, müesseseleri, encümenleri üzerinde
durmaktadır.
Efkar-i umumiyenin görüş ufkunu Doğudan ve Batıdan eserler tercüme ederek
genişletmek maksadıyla devletin ciddi bir şekilde ele aldığı bu faaliyet
basarili olmuş mudur? Tercüme hareketi hangi alanlarda yoğunlaşmıştır?
Tesis edilen müesseselerde kimler görev almıştır? Tercüme edilen eserler
nelerdir? Devletin bu konudaki politikaları hangi düşünceye göre
oluşturulmuştur?
Elinizdeki kitap bütün bu soruları tartışmaya açmakta ve cevaplamaya
çalışmaktadır.
Yayın Yılı: 1998; 396 sayfa; 1.HAMUR; 13x19,5 cm; KARTON KAPAK; Dili:Türkçe
Konu: Tarih/Bilim tarihi;
XIX. Asır Osmanlı Maarif Tarihi
Taceddin Kayaoğlu

Bizzat
Maarif Nazırı Şükrü Bey’in teşvîki ve mümkün
olan bütün kolaylığı sağlamasıyla Mahmud Cevad
Bey tarafından kaleme alınan bu kitap, maarif
tarihimizin ilk ve yegâne eseridir. Yayınlandığı
günden itibaren maarif tarihçilerinin baş ucu
eseri haline gelen kitap resmî vesikalarla
doludur. Arşiv belgelerinden sonra kaynak olarak
kullanılan ilk kitaptır. Bu kitabı önemli kılan
hususların ilki birinci elden kaynakların
kullanılmış olması, ikincisi bu tip bir eserin
ilk olarak tedvin edilmesi, üçüncüsü bizzat
maarif nazırı tarafından desteklenerek vücuda
getirilmiş olması, dördüncüsü aynı dönemde
yaşayanlar ve bizzat maarif işlerinin içinde
olanlar tarafından kaleme alınmış olması. Bir
diğeri de kitapta ismi geçen bütün şahısların
kısa kısa biyografilerine yer verilmiş
olmasıdır.
Basım Tarihi: 1. Baskı: Ağustos 2001, Sayfa Sayısı: 534, ISSN: 975
6782 29 3
Ebad: 3,5
cm x 23,5 cm x 16 cm
BİRKAÇ
SÖZ
Milletlerin gelecekleri gençlerine, gençlerin geleceği de almış
oldukları eğitimin kalitesine göre şekillenir. İlim, basîret,
mantık, idrak ve şuurla donatılmış nesillerin tarihte oynadıkları
müsbet rol bilinen bir gerçektir. Gençlerin talim ve terbiyesi ile
ilgilenen, onların maddî ve manevî ihtiyaçlarını gideren milletlerin
istikbâlleri bugünden, belki dünden daha parlak ve muhteşem
olacaktır. Elverir ki nesiller de katlanılan bunca zahmetlere bîgane
kalmasın.
İstikbâllerinin parlak olmasını arzu edenler, mazîlerini de
araştırarak aydınlatmak zorundadırlar; zîrâ gelecek geçmişte
saklıdır.
Önümüzde her sahada istifadeye hazır mükemmel bir tarihi birikim
var. Başta eğitim-öğretim faaliyetleri olmak üzere bu birikimden
fevkalâde bir şekilde istifade edilebilir. Bugün için geçerliliği
kalmamış olanlar bir tarafa bırakılarak, diğerleri yeni bilgilerle
takviye edilip güncelleştirilebilir. Her devirde işe sıfırdan
başlamak yerine mevcut birikimden hareket etme hedefe giden yolu
daha da kısaltacaktır.
Mazî dünyasının tecrübelerini bugünün ilim ve sanatıyla mezc
ederek, samîmiyet gayret, basiret ve tefekkürle hareket edenlerin
yeni ve muhteşem umranlar kurmaları işten bile değildir; zordur,
ancak imkânsız değil...
Kökünden koparılmış ve tefekkür dünyası dumura uğratılmış
nesillerin; din, vicdan, hürriyet, millet.. ve insanlık adına ortaya
koyabilecekleri hiçbir şey yoktur. Midelerini bu topraklarda
doyursalar bile, kafaları başka(larına ait) fikirler! için
çalışacak, yürekleri ise başka sevdalar için atacaktır.
Nesillerimize “itidâl”i öğretmek zorundayız. “İtidâl”i bilen
“ifrat” ve “tefrît”i de bilir. Doğu-batı, dünya-ukbâ, madde-mânâ,
kültür-medeniyet, millî-evrensel, dün-bugün, ilim-din, iç-dış,
kalp-kafa... dengesini kurabilen insanların oluşturdukları
topluluklar; tarihin de şehadet ettiği gibi, kendi içlerinde huzur
ve sükûnun mimarları, başka milletler için de birer müvâzene unsûru
olmuşlardır. Dün-bugün-yarın kombinezonunu mükemmel stratejiler
geliştirerek kurabiliriz. W. Churchil’in ifadesiyle; “Dün ile bugün
arasında kavga çıkarırsak, yarını kaybederiz”. Bu mânâdaki
dengesizliğimiz geleceğimize mal olabilir.
Aslında “mümkün”ü “nâ-mümkün” yapan bizleriz. Bilgisizliğimiz,
ufuksuzluğumuz, şuursuzluğumuz ve nefsî arzularımız önümüzdeki en
büyük engeldir; “yapamayız”, “edemeyiz”, “bizden bir şey olmaz...”
gibi düşünceler nefsimizin ürettiği bahânelerdir. İleri
memleketlerdeki ilmî çalışmalar şöyle bir gayeye matuftur; ilk önce
kendi insanının refah seviyesini daha da yükseltmek, dünyanın
dörtbir yanındaki ilmi gelişmeleri çok yakından takip ederek
liderlik yarışından kopmamak ve bayrağı devralacak gençlerin
mükemmel bir bilgi donanımına sahip olmalarını sağlamak, vs. Bizde
ise her şey sanki ters istikamette seyrediyor. Kurulan sistem sanki
yetişen neslin ihyâsına (dirilişine) değil de, ifnâsına (yok
olmasına) hizmet eder bir vaziyettedir. Asistanlığını yaptığı Alman
hocası Bayezid meydanından geçerken merhum Erol Güngör’e sormuş,
“Erol, etrafta 6-8 yaşları arasından gözlerinden zekâ fışkıran
çocuklar görüyorum. Bu zekî çocukları okullarınıza alıp nasıl aptal
hale getirdiğinizin sırrını ise bir türlü çözemiyorum. Sahi bu zekî
çocukları okullarınızda nasıl aptal hâle getirebiliyorsunuz?”*
diyor. Başka söze ne hacet. Bu, bir yabancının bizimle ilgili
tesbiti. Maalesef bizler çoğumuz itibariyle ve ekser halde kendi
meselelerimize bir yabancıdan daha fazla yabancıyızdır. Herhâlde bu
girdaptan kurtulmanın yolu; bütün melekeleriyle akıl ve kalp
kültürüne sahip ciddî, kaliteli ve çağı ile yarışan, hatta onun bir
adım önünde giden ilim ve irfan ocakları kurmadadır.
Hakîkatte ne ilm ü irfânın, ne de talim ve terbiyenin ehemmiyeti
hakkında söz söylemek izahtan vârestedir. Biz işi erbâbına havâle
etmekle yetinelim.
* * *