Kasabada
kış üzerimde hep uhrevî ve sevecen, bir türlü tam olarak anlamlandıramadığım
bir çerçevede hissettirmiştir kendini bana. Maveranın kokuları ile
bir doğa edinmiştir üzerimde. Hep ölümü, ölümün aslında bir
diriliş bir yeniden başlama olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Bilmem
nedendir. Kefen rengi ile olan benzerlikten mi, yoksa dedemin babasının
odasındaki o içinde şiiriyet taşıyan
levhadan mı, dedemin kış
ikindilerinde okuduğu Bayburtlu bir gönül ehlinin şiirlerinden
karakterime yansıyan dizelerden mi ? Bugün bakıyorum da bunların
hepsinden ve belki şu an bilemediğim daha bir çok dünyaüstü düğümlerden
kaynaklanan bir his bu.
Kış,
ak renk, ölüm. “Ölümle oyun” sözcükleri yerindeyse bununla
daha küçük yaşlarda tanışmışım. Eskiler “rabıta-i mevt”
derlerdi. “Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza
edip nefsin desiselerinden kurtulmak.” Ölümle olan bu bağa kışın
sebeb teşkil etmesini hem bunun kasabamda gerçekleşiyor olmasını
hep bir bahtiyarlık saymışımdır.
Küçükken
belki kimseye sezdirmeden bir kartopu ile oynar gibi ölümle oynamışım
kasabada. Okumaya alıştığımız o ilk yıllarımızda zamanı
gelmediği halde şair-i şehirlerimizden
Necip Fazıl’ın Çile’sini okurduk. Kasabanın merkez camii
yanında bulunan şimdi hatıralarımıza bile dokunabilme imkanımızın
olmadığı o Okuma Odası’nda, o mütevazi kütüphanede. Üstad, ölüm
şiirlerinden biri olan 1972 tarihli “Orada” şiirindeki:
Ölüm
dedikleri ölünceye dek;
Dünya,
balı zehir, yalancı petek.
Orada
bulursun, biraz bekle, tek,
Burada
yaşamak sandığın düşü…
Dizeleriyle
ölümü anlatırken tam olarak idrak edememiş olsam da o zaman
kartopu, ölüm ve oyun üçgenimin içimde çalınan marşı
olmuştur bu dizeler.
Küçüklüğümün
kasabasındaki kışlarda kar bugün düşen karlardan daha fazla
olurdu. Ağabeylerimizin bahis açıldığında söylediği metrelerce
yağan karları göremedim;
ama karın epey bir kalınlığa ulaştığı yılları hatırlıyorum.
Sabah
uyandığımızda pencereye koşar karın yağıp yağmadığını
kontrol ederdik. Her yeni kar içimde yeni bir anne olurdu. Zamanı
eleyip dokuyan, zamana yeni bir şeyler fısıldayan, ve zamanı büyüten
bir anne. Ölüm anıtı her kar daha bir çok şey getirirdi yanında
bilmediğimiz.
Sonbahardan
kalma birkaç kavak yaprağının o beyaz gömlek içinde mahzun ve ürkek
duruşu, ne yapacağını bilmeden dalları yurt edinmiş aç kuşlar,
orada burada dolaşan avare kediler ve bir yaz boyu çalıştıktan
sonra kahvelerde vakit geçirmeye
giden kasabamın halkı…
Yaşam,
mevsimin olağan haliyle sürüp giderken kar yağdığı günlerde
tahta küreklerle eğer çatısız yerler varsa onların karını
temizler sonra kapı önlerinden yürüyebilmemiz için yollar açardık.
Evlerin
damlarını küreyenler bazen bilerek sokaklardan geçenlerin üzerine
kar atar şakalaşırlardı. Biri sokağa yöneldiğinde beklenir şahıs
tam bacanın altından geçerken kürek üzerine boşaltılır güzel
bir kar banyosu yaptırılırdı. Aslında bu şakalarda dahi insanlar
arasında ne kadar bir samimiyet ve sevgi olduğunu açıkça
ortaya koyardı.
Kasabanın
eski kışlarında yani kahvelerin köyün kış hakimiyetini eline
almadığı kışlarda ziyadesiyle akşamleyin bazı ailelerin konak
odalarında sohbetler olur, Kur’ân-ı Kerim hatmi indirilir,
Muhammediye, Siret , Yunus Emre Divanı, Battal-ı Gazi, Mızraklı İlmihali
ve Eba Müslim gibi
kitaplar okunur ve çeşitli oyunlar oynanırmış. Biz yokluğundan
dolayı televizyonun, sahih
iletişimi engelleyebilmesinin olmadığı o muhabbet oymağına mensup
büyüklerimizin yaşadığı güzel kışları yaşayamadık;
ama zamanımızda bir okuma odamız vardı. Orada yine
Kur’ân-ı Kerim hatmi indirilir, ilmihal okunur, çeşitli
sorulara ve sorunlara cevap aranır;
kahve ortamını tercih etmeyenlerle iletişimin en bizcesi yaşatılmaya
çalışılırdı.
Dışarıda
fırtınanın karla cenge girdiği gecelerde dayım bize doğu masallarından
anlatır, bir masalı bir gecede değil de üç gecede bitirir, her gece
için de büyüklerimizden bir horoz isterdi. Her masalın ilk ve ikinci
gecelerinde bizde arkası yarınları beklemek veya
bir filmin tamamını az bir zaman sürecinde görmek gibi bir heyecan
uyandırır ertesi günleri iple çekerdik.
Her ne kadar vücudumuzu kış sobaları ve çaylar ısıtsa da kışları
ruhumuzu ısıtan şeylerden biri de dayımın dudaklarından dökülen
masal sözcükleriydi.
Turşular
ve değişik kış çerezleriyle, donatılan kış bezmlerinde kasabalı
bir yaz boyu çalışmanın yorgunluğunu atmak için üzerinden elinden
geleni yapardı. Fırınlarda kabuğu ile birlikte pişirilen kumlu
patatesleri yemenin verdiği hazzın ise eşi yoktu. Yanık seslerle söylenen
türkü ve ilahiler… Kasabadaki söyleyiş biçimiyle deyişler ve
beyitler… Maneviyatımıza vurulan bulunmaz cilalardı.
Kışları
kasabada hayvan besiciliğinden başka bir iş olmazdı. Bunun dışındaki
zamanlar kitap okumakla, futbol oynamakla,
eğlenmekle yahut kahve köşelerinde geçerdi.
Kışın
genelde camii yaza göre daha fazla dolar, manevi boyut daha bir öne çıkardı.
Ve
her mevsimden daha ziyade doldururdu
damarlarımızı
En
son ve gerçek aşkın o
sonsuz nuru…