Konursu Kasabası Web Sitesine Hoşgeldiniz!
 
Ziyaretçi Defteri
Sizden Gelenler
Tarihçe   
Üniversiteliler
Rehber
Coğrafi Konum
Nüfus    
İklim    
Sıcaklık    
 El Sanatları    
Yağışlar    
 
 
 

Son Güncelleme : Ağustos 2005
©
www.konursu.cjb.net
   Kasabada Kış (P.S. Karabacak )
  • Kasabada kış üzerimde hep uhrevî ve sevecen, bir türlü tam olarak anlamlandıramadığım bir çerçevede hissettirmiştir kendini bana. Maveranın kokuları ile bir doğa edinmiştir üzerimde. Hep ölümü, ölümün aslında bir diriliş bir yeniden başlama olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

     Bilmem nedendir. Kefen rengi ile olan benzerlikten mi, yoksa dedemin babasının odasındaki o içinde şiiriyet taşıyan  levhadan mı, dedemin kış  ikindilerinde okuduğu Bayburtlu bir gönül ehlinin şiirlerinden karakterime yansıyan dizelerden mi ? Bugün bakıyorum da bunların hepsinden ve belki şu an bilemediğim daha bir çok dünyaüstü düğümlerden kaynaklanan bir his bu. 

    Kış, ak renk, ölüm. “Ölümle oyun” sözcükleri yerindeyse bununla daha küçük yaşlarda tanışmışım. Eskiler “rabıta-i mevt” derlerdi. “Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmak.” Ölümle olan bu bağa kışın sebeb teşkil etmesini hem bunun kasabamda gerçekleşiyor olmasını hep bir bahtiyarlık saymışımdır.

    Küçükken belki kimseye sezdirmeden bir kartopu ile oynar gibi ölümle oynamışım kasabada. Okumaya alıştığımız o ilk yıllarımızda zamanı gelmediği halde  şair-i şehirlerimizden  Necip Fazıl’ın Çile’sini okurduk. Kasabanın merkez camii yanında bulunan şimdi hatıralarımıza bile dokunabilme imkanımızın olmadığı o Okuma Odası’nda, o mütevazi kütüphanede. Üstad, ölüm şiirlerinden biri olan 1972 tarihli “Orada” şiirindeki:

     

    Ölüm dedikleri ölünceye dek;

    Dünya, balı zehir, yalancı petek.

    Orada bulursun, biraz bekle, tek,

    Burada yaşamak sandığın düşü…

     

    Dizeleriyle ölümü anlatırken tam olarak idrak edememiş olsam da o zaman  kartopu, ölüm ve oyun üçgenimin içimde çalınan marşı olmuştur bu dizeler.

    Küçüklüğümün kasabasındaki kışlarda kar bugün düşen karlardan daha fazla olurdu. Ağabeylerimizin bahis açıldığında söylediği metrelerce yağan  karları göremedim; ama karın epey bir kalınlığa ulaştığı yılları hatırlıyorum.

    Sabah uyandığımızda pencereye koşar karın yağıp yağmadığını kontrol ederdik. Her yeni kar içimde yeni bir anne olurdu. Zamanı eleyip dokuyan, zamana yeni bir şeyler fısıldayan, ve zamanı büyüten bir anne. Ölüm anıtı her kar daha bir çok şey getirirdi yanında bilmediğimiz.

    Sonbahardan kalma birkaç kavak yaprağının o beyaz gömlek içinde mahzun ve ürkek duruşu, ne yapacağını bilmeden dalları yurt edinmiş aç kuşlar, orada burada dolaşan avare kediler ve bir yaz boyu çalıştıktan sonra  kahvelerde vakit geçirmeye giden kasabamın halkı…

    Yaşam, mevsimin olağan haliyle sürüp giderken kar yağdığı günlerde tahta küreklerle eğer çatısız yerler varsa onların karını temizler sonra kapı önlerinden yürüyebilmemiz için yollar açardık.

    Evlerin damlarını küreyenler bazen bilerek sokaklardan geçenlerin üzerine kar atar şakalaşırlardı. Biri sokağa yöneldiğinde beklenir şahıs  tam bacanın altından geçerken kürek üzerine boşaltılır güzel bir kar banyosu yaptırılırdı. Aslında bu şakalarda dahi insanlar  arasında ne kadar bir samimiyet ve sevgi olduğunu açıkça ortaya koyardı.

    Kasabanın eski kışlarında yani kahvelerin köyün kış hakimiyetini eline almadığı kışlarda ziyadesiyle akşamleyin bazı ailelerin konak odalarında sohbetler olur, Kur’ân-ı Kerim hatmi indirilir, Muhammediye, Siret , Yunus Emre Divanı, Battal-ı Gazi, Mızraklı İlmihali ve  Eba Müslim gibi kitaplar okunur ve çeşitli oyunlar oynanırmış. Biz yokluğundan dolayı  televizyonun, sahih iletişimi engelleyebilmesinin olmadığı o muhabbet oymağına mensup büyüklerimizin yaşadığı güzel kışları yaşayamadık;  ama zamanımızda bir okuma odamız vardı. Orada yine  Kur’ân-ı Kerim hatmi indirilir, ilmihal okunur, çeşitli sorulara ve sorunlara cevap  aranır; kahve ortamını tercih etmeyenlerle iletişimin en bizcesi yaşatılmaya çalışılırdı.

    Dışarıda fırtınanın karla cenge girdiği gecelerde dayım bize doğu masallarından anlatır, bir masalı bir gecede değil de üç gecede bitirir, her gece için de büyüklerimizden bir horoz isterdi. Her masalın ilk ve ikinci gecelerinde bizde arkası yarınları beklemek  veya bir filmin tamamını az bir zaman sürecinde görmek gibi bir heyecan uyandırır ertesi günleri iple çekerdik.  Her ne kadar vücudumuzu kış sobaları ve çaylar ısıtsa da kışları ruhumuzu ısıtan şeylerden biri de dayımın dudaklarından dökülen masal sözcükleriydi. 

    Turşular ve değişik kış çerezleriyle, donatılan kış bezmlerinde kasabalı bir yaz boyu çalışmanın yorgunluğunu atmak için üzerinden elinden geleni yapardı. Fırınlarda kabuğu ile birlikte pişirilen kumlu patatesleri yemenin verdiği hazzın ise eşi yoktu. Yanık seslerle söylenen türkü ve ilahiler… Kasabadaki söyleyiş biçimiyle deyişler ve beyitler… Maneviyatımıza vurulan bulunmaz cilalardı.

    Kışları kasabada hayvan besiciliğinden başka bir iş olmazdı. Bunun dışındaki zamanlar kitap okumakla, futbol oynamakla,  eğlenmekle yahut kahve köşelerinde geçerdi.

    Kışın genelde camii yaza göre daha fazla dolar, manevi boyut daha bir öne çıkardı.  

    Ve her mevsimden daha ziyade  doldururdu damarlarımızı

    En son  ve gerçek aşkın o sonsuz nuru…

     
  •