|
Kasabamızda ilk gençlik yıllarının coşkusu, deliliği ve her
şeyi toz pembe gören hâlimizle geçen günlerimiz farklı bir yere
sahipti. Yaşamın o gözlüğüyle “Gulle” dediğimiz kaya parçası,
anı coğrafyamızda atlanmaması gereken gerçeklerle doludur. “Her
şey olduğu gibi daha güzel , her şey yerinde daha güzel” anlayışı
etrafında gözümüzde doğal bir anıt gibi yükselen bu kaya parçasının
ve bir yönüyle -belki çok az- kuleye benzer bir hal arzetmesi ömrümüzün
o ilk yıllarında bizim de ilgi odağımız olmuştu.
Tabii
ki o yıllarda yukarıdaki şekilde düşünceler ile zihnimize öremiyorduk
bu yeryüzü şeklini. Buna karşın soyut düzeyde böyle bir duyuş,
hissediş, düşünüş sürecini doğal olarak yaşamıştık. Bir çocuk
kalbi, zihni o zaman ne ölçüde duyuyor ve anlıyor ise, gözlerimizdeki
tabloda daha çok yer edinmiş bu kaya parçasının üzerine çıkmak
da içimizde çoğu zaman
ırak ve ulaşılması imkansız bir
arzu gibi tutuşmuştu yıllarca.
Bir
yere yükseklerden bakmak insanın genlerinde bulunan bir maya. Doğaya
özgü panoromik bir bakış
için tabiidir ki yüksek bir konuma ihtiyaç duyulur. Kendimizi bilmeğe
başladığımız yıllarda içimize sinmiş olan bu isteğin canlanıp
sürekli bizi rahatsız etmesi, bu rahatsızlık yanında kasabadan bazı
eşhasın da “Gulle”ye çıkmayı yasaklaması, insanın yasakları sürekli zorlayan bir yapısının
üzerimizdeki tecellisi ile artık
“Gulle”ye çıkmak turlarını arkadaşlar arasında sayar olmuştuk.
Bu öyle bir düzeye gelmişti ki bir rekabet , bir yarış halini almıştı.
“Gulle”
içimizin sesinin şiirleştiği bir mekandı o yıllarda. Ruhumuzun bir
oyuncağı bir kaçış noktasıydı. Oyunlarımızdan topladığımız
aşkı, neşveyi, şevki, ve iştiyakı adeta onun üzerine çıktığımızda
kasabanın üzerine akıtırdık. Ruhumuzdaki o çocukluk coşkusu,
“Gulle” üzerinde bir yücelmeye kavuşurdu. İçimizi yücelttiğimiz
bir mekandı “Gulle”. Bir özdeşleştirme anıtıydı.
Kasabanın
aramızda Yukarı
Mahalle, Aşağı Mahalle diye adlandırdığımız mahallelerinin sınır
noktasında bulunan bu kaya parçası eskiden kasabada büyük bir yerleşim
yeri olan Çatalkaya Şehri’ne isim veren iki taş kuleden biri
olmakla beraber şehrin gözetlenmesinde de bir kule görevini görmüştü
bize anlatılanlara göre.
Bu
kaya parçasının batı tarafında zaman zaman güvercinler dem çekişirdi.
Afacan arkadaşlar ipleri tam kapanmayan düğümler haline getirir ve
kayaların üzerine yerleştirirdi. İpin bir ucu da ellerinde olurdu. Güvercinin
ayağı ipin içine girdiğinde ve güvercin uçmaya yeltendiğinde düğüm
tam kapanırdı ki bizim arkadaşların sevincine diyecek yoktu artık.
Çünkü bir güvercini tuzağa düşürmüşlerdi. Daha sonra bunu örenlerde
temizleyip pişirir kendilerine güzel bir ziyafet çekerlerdi.
Sevgililerin
saçlarında aşkın eridiği o yıllarda, genç ablalarımızın,
abilerimizin defterlerinde aşka ait dizelerin yazıldığı o yıllarda
“Gulle”ye çıkıp önümüzde uzanan güzelliği temaşaya dalardık.
Bizde de ilk de olsa aşkın ilk kıpırtıları, ilk çarpıntıları
başlamıştı. Ruhumuzu, o zaman anlatmaya gücümüzün yetmediği
hisler sarardı. “Gulle” bu amaçla da kullanılan bir merkezdi de.
Ağabeylerimiz sevdikleri kızları buradan izlerlerdi. Hayat sanki tatlı
bir rüyadaymışcasına mor ve kendine özgü hareli akıp giderdi.
“Sevdaya karşı durulmaz gönüllerde
yaşar gider/ Ümit yolcusu yorulmaz baht içinde koşar gider” Üstad
Münir Nurettin SELÇUK’un icrasında bir başka hal alan bu şarkımızda
da geçtiği gibi sevdalara
karşı durulsa bile, ümit yolcusu ağabeylerimiz yorulmadan, bıkmadan
bahtın kapılarını aralamaya uğraşırlardı. Türkü çağırır,
efkar dağıtırlardı. “Gulle” bunların da bağrı, şahidiydi.
Bir
yaz ikindisinde, bir de Soğanlı sıradağlarından hafif bir
Parhar (Lazoğlu) eserken üzerinde ârâm saadetine ererdik ki
bu dünya zevklerinin bizim için menendsiz bir yanını oluştururdu.
Önümüzde uzanan yazıklara bu kaya parçasından bakarken doyumsuz
bir hissin bahar yamaçlarında cevelan ederdik. İçimizde tarifsiz bir
aşkın kelebekleri uçuşurdu. Yüreğimize belki hazzın en görülmedik
ışığı sızardı. Bütün zor meselelerimizi çözen bir muhasebe
mekanı olan “Gulle” gönül ferahlığının da bir adresiydi bizim
için.
Kalbimizde
her zaman heybetle büyüyen bu kaya parçasından kasabanın insanlarını
seyretmek ise başka bir zevk verirdi ruhumuza. Kasaba içinde dalar
gider serin bir iklimden leylak kokularını, gülleri taşırdık adeta
içimize…
Naif
ve kırılgan, cazip ve yakıcı bakışlar gezinir dururdu akışında
yaşamın. “Gulle”de olduğum anlarda
slow bir şarkı çalınırdı
sanki kasabadan içime. Kutlu ve deli zamanlar biriktirmişsem ellerimde
biraz da ondan “Gulle”dendir.
Bir
de ezan sesleri “Gulle”de
dinlediğim. Kasabanın emektar müezzini Mustafa ÇÖKERDEN hocanın
okuduğu. Değişik bir iklimin fısıltılarını söyler gibi dolan içime
o ezan sesleri. Ötelere uzanan bir amentü çağrısı o ezan sesleri.
O sesten ırak olan çok iyi bilir onun kıymetini. O lâhutîliğe açılan,
yeni soluklar üfleyen ve yüreğe işleyip de yakıp kavuran
ezan sesleri… O sesler… Açılan nûra… Çınlıyor
kulaklarımda. Ve hayal aleminden kopup gelen Mustafa hocam. Gülüyor
karşımda hoşnud olmuşluk edası ile…
Ah
“Gulle” yorgunluklarım. Kimi arkadaşlar bir fotoğraf karesi ile
ölümsüzleştirdi “Gulle” günlerini. Kimi arkadaşlar için
sadece öylesine bir anı olarak kaldı. Benim içimde ise hep üzerimdeki
tortulardan arınma yeriydi.
Şimdiyse
bir yeniden doğuş çeşmesi.
Sürekli
maziye doğru seyreden.
|