|
Orhan Şaik GÖKYAY “Bayburt Türküsü” isimli şiirinin ikinci dörtlüğünde
şöyle seslenir Bayburt’a:
Döne döne akan suları vardı
Bana bana akan suları vardı
Yana yana akan suları vardı
Bağrı yanık yatar buldum Bayburt’u
Ömrümün birkaç sonbaharına damgasını vurmuştur Bayburt’um ve özellikle
de Çoruh kıyıları.Bir kaç arkadaşla birlikte geçirdiğimiz mazinin
aynasından gülümseyen Çoruh kıyıları gezintilerimiz, ılık bir rüyadan
gözlerime serilen o günler değişken koyu yeşil bir dünyadan el eder
sürekli ve farklı bir gerçeklikle “hal”ime. Gözlerim öyle bir cazibe ile
serilir ki her şey sanki kare kare bir anın fotoğraflanmasını ani
sevinçlerle yaşamak gibidir bu.
Aslında her şey bir şeydir ve bir şey olmanın rüyasını sürekli
görmektedir. Bu rüya hali ise bir sona doğru dairevi bir şekilde
ilerlemektedir. Bu ilerleyişte fanilik ile içe içe bir yanılsama ise
gerçeğin soğuk görünen yanıyla örtüşmekte böylece sürekli bir eksen
çizilmektedir.
Ömrün genç sonbaharlarına zaman aralıklarından konuk olan Faruk Nafiz
ÇAMLIBEL ise salt gerçeği çok güzel mısralaştırmıştır.
Sorardım sırrını hiç düşünmeden
“Bu fânî gönlümün sevinci neden ?”
Beni günden güne meğer genç eden
Dâimâ değişen mâcerâlarmış !
Ömrün geriye dönüşlerinde oluşan kayıtları, daha doğrusu kayıtların
uykusundan uyanarak bizlere nanik yapmasını, zamana göre de bu
kayıtların sürekli değişik şekil almasını, bir şeyleri fısıldayıp
durmasını hep merak etmişimdir. Çoruh bu merakın yakazası ve kalbidir.
Değişen maceralar, Çoruh ve gençlikle özdeşleşen boyut ise bu yakazanın
tatlığı ve bu kalbin damarlarıdır.
Kıyılarında gezdiğim sonbaharlarda bir tükenmez ve bakir gençlik
coşkusu her zaman kendine yer bulmuş, alev alev bir tutku büsbütün
benliğimi esareti altına almıştır.
Sararan yaprakların ayaklarımıza dolaştığı hafta sonları okul
tatillerini geçirdiğimiz Çoruh kıyıları bir nazlı gelin gibi bize el
sallamış, yeşilin kendine has tonuyla ıraklara gençlik hayallerimizi ve
ruhumuzu taşımıştır o yıllarda.
Hafta sonlarını sabrın kaynak olduğu sabırsızlıkla bekler, Cumartesi
sabahları yeniden dünyaya gelmiş bir halet-i ruhiye ile yola koyulurduk.
Çoruh’a yaklaştığımız zaman önce özlem giderir daha sonra topladığımız
yassı taşları nehrin yakaza halindeki sularında yüzdürür, biraz da
çocukluk karışımı içimizden geçenleri sevdiğimiz nehrin sularına bir
şiir okurcasına sunar, kıyılarda olmanın verdiği anlatılmaz neşve ile
nehri takip edip aşağılara doğru yüreğimizdeki yeniden yaşama dönüş
muştularıyla yürürdük.
O
yıllar Çoruh öyle nazenin bir şiirdi ki zamanı bir asr vaktine çeker,
orada saltanatını kurar, sonsuzluğun derinliğinde aram eder, “hû”
deminde döner durur, efsanevi bir varoluşun özünü simgelerdi
ruhlarımıza.
Çoruh hayata yeni alışmaya başladığımız o yıllarda ruhumuza esen bir
meltem olur, kıyılarında dolaştığımız müddetçe bizi güzel ve tatlı
iklimlere götürür, sulara karışan her gazel yeniden ötelere doğru inşa
ederdi ruhlarımızı. Yüreklerimiz yeniden yoğrulur, yapılırdı Çoruh’un
bağrında.
Her şeyden azade bir uçurtma olurduk. Her şeyden ırak bir oyun olurduk.
Her şeyden müberrâ yapardı bizi Çoruh. Her şeyden hoşnut, her şeyden
müstağni olurduk. Söğüt ağaçları ile örülü kıyılarında zamanın bitmek
bilmeyen şarkısını dinlemek ise başka dayanılmaz bir hazzı yaşatırdı
bize Çoruh.
Çoruh içimizde bitmek tükenmek bilmeyen bir sevda, bizi harimine alan
bir güzel dilber, sonsuzluk besteli bir ab-ı hayat, zamanı eleyen bir
raks, mekanı genişleten bir iksir, ve bir özdü mahmur ve narin…
Kıvrım kıvrım ve aynı zamanda sert akar Çoruh. Sertliğinde bir Bayburtlu
olmak hülyasını taşır durmadan. O bir Bayburt delikanlısı gibi
yumuşaklığını sert olmak üzerine kurmuştur.
Çoruh öyle bir aşktır ki dünya eksenli hiçbir aşka benzemez. Yine dünya
yörüngeli hiçbir kayd onu sınırlamaz ve Türkiye’de hiçbir nehir onun
sertliği ile yarışamaz. O vakarını sert akıyor olmaktan alır. Bu vakarın
içinde maneviyat gizlidir. Nehirler sultanıdır Çoruh. Aslında yatağında
taşıdığı su değil de şehit kanıdır. Sanki 1828’lerin, 1918’lerin
görünen tanığıdır o.
Şanı yüce nehir, destan nehir bütün esrarına karşın pek bilinmez. Zira
bilinmek de onun istediği bir şey değildir. O nehirlerden bir nehir gibi
akar görünür; ama bu akışta bütün bir Bayburt kendine öyle bir yer
bulmuştur ki ne aramakla bulunur, ne de bulunmaz olmakla bilinebilir.
|